Mercedes Benz’in 100 Yılı Aşkın Tarihi ve Başarı Hikayesi

Mercedes-Benz, kurulduğu günden bu yana,  fark yaratan buluşlara imza atarak karşılaştığı her problemin üstesinden gelmeyi başarabilmiş bir otomotiv devi. Her daim yeniliği ve gelişmeyi hedefliyor. Daimler Motor Şirketi(Daimler AG) tarafından kurulan Mercedes, yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü pazar hayatı boyunca hem Avrupa tarihinin en kara günlerine şahitlik etmiş, hem de teknoloji ve bilimde çığır açan buluşların gerçekleştirildiği parlak yılların en canlı tanığı olmuştur. Yazımızda, yenilikçi kurum yapısından tutun da dünya savaşları sürecindeki mücadelesine ve 1960’lı yılların sonunda erişebildiği refah düzeyine kadar Mercedes tarihinin izini süreceğiz. Bu hikâyeyi sıradan bir otomotiv fabrikası hikâyesi olarak nitelendirmek, söz konusu isim Mercedes olunca son derece yetersiz kalıyor, çünkü bu hikâyeden çıkarılacak çok şey var. Mercedes’in tarihi, insana yalnızca direnmeyi ve saygıyı öğretmekle kalmıyor, bunların da ötesinde bir şeyi, mümkün olabilen her türlü alanda, her daim kendini geliştirme çabası içinde olmanın değerini anlatıyor.

Yazımızda şu bilgileri bulabileceksiniz:

1) Mercedes-Benz’ in kurucuları Gottlieb Daimler ve Karl Benz,

2)İkinci Dünya Savaşı sırasında Daimler Benz,

3)İkinci Dünya Savaşı ardından Daimler,

4)Daimler Benz adının dünyaya yayılması

5)Mercedes teknolojisine yakından bakmak isteyen teknoloji meraklıları için bazı ilginç gerçekler

 

1)Gottlieb Daimler ve Karl Benz

Hiç tanışmamış olmalarına rağmen, hem Gottlieb Daimler hem de Karl Benz aynı yıl yani 1880’lerde yüksek devirli motoru keşfetmişti. Gottlieb Daimler iş arkadaşı Wilhelm Maybach ile beraber, 1885 yılında çok geçmeden modern anlamdaki benzinli motora dönüşecek olan bir tasarım üzerinde çalışıyordu.1885’in aynı dönemlerinde Karl Benz ise bisiklet teknolojisini dört-zamanlı motor ile birleştirerek ilk otomobillerinden birinin gelişim sürecini başlatmıştı.

Bütçe ortaklarının dengesizlikleri ve bankaların hayli çetin sayılabilecek düzenlemeleriyle yıllarca süren mücadelenin ardından, Karl Benz 1883 yılında Benz&Cie Rheinische adıyla ilk fabrikasını kurdu. Fabrika daha çok Benz&Cie adıyla anılıyordu. Almanya’da kurulmuş ilk otomobil imalatçısı firmalardandı. Karl Benz, 1886 yılında, tasarladığı ‘Motorwagen’  yani “motorlu taşıt” adı verilen aracı için patent almaya hak kazandı. Araç 3 tekerlekliydi ve kendinden çalışır bir motor sistemine sahipti. Bu buluş ulaşım tarihi için adeta bir dönüm noktasıydı.

Aynı dönemlerde Karl’ın eşi Bertha, eski ortaklarına ait şirket hisselerini çeyizinden kalma paralarla satın alınca,  o da hisselerde büyük pay sahibi oldu. Bertha, Karl’ın icatlarına destek vermeye devam etti, öyle ki, eşinin tasarlamış olup patentini ise yakın bir zamanda aldığı, önceden hazırlık gerektirmeksizin yaklaşık 35 km yol gidebilen aracını bizzat satın aldı. Bertha Benz’in bu işe ilgisi bunlarla sınırlı değildi. Aracı çalıştırmak için gerekli teknik bilginin neredeye tamamına sahipti.

Daimler Motor Şirketi(DMG) 1980 yılında hayat boyu ortaklıklarını sürdüren Gottlieb Daimler ve Wilhelm Maybach tarafından kuruldu. İkili 1985 yılında yanmalı motoru icat etti ve ertesi yıl bu motoru bir motosiklet, bir tekne ve bir at arabasına yerleştirebilmeyi başardı. Motorları daha önceki yıllarda üretilenlere kıyasla hem daha küçük hem de daha güçlüydü. İlk içten yanmalı motor deneyimlerinden alınlarının akıyla çıkan ikili, 1892 gibi imkânların son derece kısıtlı olduğu bir yılda otomobil satmaya başlayabilmişti. Tüm bu başarıya rağmen,  hisse sahiplerinden kaynaklı sorunlar sebebiyle Daimler ve Maybach otomobil sektöründen çekilmek zorunda kaldı. Her ikisi de 1894 yılında şirketlerine geri döndü. 1900 yılında Gottlieb Daimler hayata gözlerini yumdu ve ortağını şirketi tek başına idare etmek gerçeğiyle baş başa bıraktı. Maybach ise şirketine son defa 1907 yılında gelebildi.

Her iki şirket de, Birinci Dünya Savaşı süresince ve sonrasında çalışma hayatlarını sürdürdüler. Hal böyle olunca da, Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması ile gelen ve ülkeyi adeta kasıp kavuran ekonomik krizden ikisi de nasibini almış oldu. Savaş süresince, halka ait tüm girişimler ciddi bir durgunluk döneminden geçmek zorunda kaldı çünkü sanayi yalnızca ordu için silah ve cephane üretme konusuna odaklanmıştı. Yerel çaplı ekonomik sorunlara bir de denizaşırı ülkelerde motor şirketlerinin yükselişe geçmesi gerçeği eklenince, Benz&Cie ve DMG şirketlerinin işleyişi de ciddi sekteye uğradı. Almanya’nın ilk iki otomotiv şirketi 1924 yılında bir menfaat anlaşması imzaladı. Bu anlaşmanın şartları gelecek yüzyılın yani 2000’lerin sonuna kadar geçerliliğini koruyacaktı. Ne var ki, şirketler 1926 yılında tamamen birleşme kararı aldı ve böylelikle Daimler-Benz doğmuş oldu. Bu yeni şirket, müşterek otomobil projelerine ‘Mercedes-Benz’ adını verdi.

 

2)İkinci Dünya Savaşı Sırasında Daimler-Benz

Dönemin çoğu şirketi gibi, Daimler-Benz de savaş süresince devlet emriyle ordu ve cephane için malzemeler üretti. Polonya’nın işgali Avrupa geneline yayılacak savaşın ilk kıvılcımını atınca, Nazi yetkilileri çok kısa süreceğini düşündükleri savaşa hazırlanmak amacıyla pek çok sayıda Alman işletmesinin idaresini devraldı.

Daimler-Benz, 1936 yılında Alman ordusu için tank ve uçak motoru üretmeye başladı. Ne var ki, mevcut üretim merkezleri bu ihtiyaca cevap verecek büyüklükte değildi. Bu nedenle, aynı yıl Berlin yakınlarında gizli bir bölgeye yeni bir fabrika inşa edildi. Savaşın kısa süreceğine inanan yalnızca Nazi yetkilileri değildi. Şirketin yönetim kurulu başkanı da bu sürecin çabuk sonlanacağına inanıyor ve fabrikanın çok yakında sivil otomobil üretimine geçebileceğini düşüyordu. Yavaş yavaş gerçeklerin farkına varmaya başlayan fabrika yetkilileri, 1941 yılının gelişiyle beraber savaşın kısa süreceğine dair tüm umutlarını kaybettiler. Daimler-Benz şirketi fabrikalarında sivil araç üretimi 1942 yılında fiilen son buldu.

Üretime olan talep artınca, Daimler-Benz fabrikalarında kadın işçi de çalıştırmaya başladı. Bu kadınlar cepheye çağrılan erkek işçilerin yerine işe alınmaktaydı. Çok geçmeden şirket kadın işçilerle dahi artan üretim talebine yetişemez hale geldi. Daimler-Benz, ilk alternatif olarak, Batı Avrupa’dan getirtilen zorunlu işçilerden yararlandı. Söz konusu işçiler cepheden alınmış savaş mahkûmları veya evlerinden koparılmış, başka bir deyişle tutsak edilmiş sivillerden oluşuyordu. Daimler- Benz, bununla da yetinmeyip, fabrika alanlarına yakın bölgelerdeki toplama kamplarından tutsakları da fabrika için seferber ediyordu. Toplama kampından gönderilen işçilerin her hareketi Nazi koruma birlikleri(SS)tarafından gözlemleniyor, söz konusu işçiler Daimler-Benz şirketine para karşılığı satılıyordu. Şirket savaş döneminde çalıştırdıkları bu işçilere kötü muamele edildiği iddiasını hiçbir zaman inkâr etmedi. Savaş mahkûmları hapishane koşullarında yaşadılar. Evleri barakadandı. Bu işçilerin nispeten daha insani şartlara kavuşabilmesi ise ancak 1929 yılında Almanya’nın imzaladığı Cenevre Antlaşması ile mümkün olabildi. Savaş müttefiki diğer ülkelerde yaşananları düşünürsek, bu hafif doz insanı tavır hiç yoktan iyi sayılabilirdi.

Savaş sona erdiğinde Daimler-Benz, Nazi dünyası ve toplama kamplarıyla olan bağlantısını saklama gereği duymadı. Şirket adeta geçmişiyle yüzleşerek bu kamplardan kurtulan Yahudiler ve onların dernekleriyle iyi ilişkiler geliştirdi. Nazi geçmişle ilgili araştırma yapan kurum, vakıf ve derneklere de destek verdi. Alman Endüstri Vakfı’nın 2000 yılında hayata geçirdiği  ‘Hatırlama, Sorumluk ve Gelecek’ girişiminde aktif rol alması da bu yüzleşmenin bir parçasıydı.

 

3)Savaş Sonrası Daimler-Benz

1945 yılında imzalanan Potsdam Antlaşması Almanya’nın silahları bırakmasını şart koşuyordu. Antlaşma şartlarından bir diğeri ise, savaş öncesi sınırlara geri dönülmesiydi. Tüm askeri operasyonların sonlandırılmasının yanı sıra savaşın verdiği zararları gidermek adına yüklü bir tazminat ödenmesi de talep ediliyordu. Nazi güçlerince yönetimine el konulan fabrikalar da aynı silahsızlandırma sürecine tabiiydi, çünkü savaş süresince silah ve cephane üretmişlerdi.

Daimler-Benz şirketi de bu süreçten nasibini almış, yıkıma uğrayan yüzlerce fabrikadan biriydi. Potsdam Antlaşması’nın bir gereği olarak, şirketin denizaşırı tüm mal varlığına el konulmuştu. Çok geçmeden söz konusu mal varlıkları satıldı ve Almanya’nın savaş sonrası tazminat ödemelerinde kullanıldı. Böylece, Daimler-Benz şirketinin savaş süresince kurmuş olduğu tüm uluslararası bağlantılar, müttefik ortaklık şartlarının kurbanı olup yok oldu. Durum öyle vahimdi ki, şirketin geliri 20 yıl önce sahip olunan gelir düzeyiyle eşit noktaya gelmişti.

Savaş sonrası başlayan Anti-Nazi süreç,  Daimler-Benz şirketi için bir dizi yönetimsel değişikliği de beraberinde getirdi.1942 yılında Yahudi bir kadınla evliliği sebebiyle işten çıkarılan Otto Hope, 1945 yılında yeniden işinin başına getirildi. Daimler-Benz’ in merkez fabrikası bundan böyle müttefik ülke askeri araçlarının tamir ve bakımının yapılacağı yer olacaktı. Ağır ilerleyen sürece rağmen Daimler-Benz, 1947 yılında Almanya sınırı içindeki tüm fabrikalarda üretimi başlatmıştı. Fabrikaların ikisinde tank üretimine devam edildi. Diğer iki fabrika ise, üretim alanlarının kullanılmaz halde olduğu fark edilince yeniden inşa edildi. Savaş sonrası maruz kaldığı yıkım sürecine rağmen şirket,  savaşı takip eden üç yıl içinde, yani 1948 1949 yıllarına rastlayan dönemde az da olsa kâra geçmeye başlamıştı. Amerikalılardan yeniden araç üretebilme izni alabilmek ise neredeyse bir yıl sürdü. Fabrikayı eski haline getirmek iki yıllarını daha aldı. Uzun lafın kısası şirket 1951 yılına kadar tam anlamıyla kendine gelemedi.

 

4) Daimler-Benz Adı Büyüyor

Şirket yeniden yapılandıktan sonra öyle hızlı bir gelişme gösterdi ki, satış rekorları kırdı. Bu gelişmenin sebebi yalnızca ülke çapındaki talep değil, aynı zamanda yabancı müşterilere ihraç edilen ürünlerdi. Gelişimin bir kısmı da  ‘Alman Mucizesi ‘ olarak anılan sistemin sonucuydu.

1948 yılında para akışının düzene sokulmasıyla, Batı Almanya dünyası bir süre düşük enflasyon ve hayrete düşüren bir endüstriyel büyümenin sarhoşluğuyla dolanıp durdu. Durum, Birinci Dünya Savaşının ardından görülen ekonomik bunalımın tam tersi bir hal almıştı. Aynı yıl, para biriminde bir değişiklik yapılacağından da bahsedilir olmuştu, imparatorluk markından Alman markına geçiş yapılması bekleniyordu. Bu gelişim ve kalkınma dönemine ‘Alman Mucizesi’ deniyordu. Daimler-Benz ekonomideki bu altın çağın ekmeğini yedi ve şirketi büyüttü. Yıllık ciro bir milyarın üzerindeydi. Bu dönemde satılan Mercedes-Benz arabaları,  ‘Alman Mucizesi’nin bir sembolü oldu.

1950 yılının sonlarına kadar, Daimler-Benz denizaşırı satışlarında bağımsız çalışan dağıtımcılara güvenmek zorunda kalıyordu. Bu son derece riskli ve savurganlığa kaçar denli maliyetli bir durumdu. Bu nedenle şirket, satış ağlarını genişletmeye karar verdi. Kararın uygulamaya konulmasının ardından, dünya genelinde 178 genel dağıtımcıya ulaşıldı. Şirket savaş sonrası dönemde gerçekleşen Amerikan destekli yeniden yapılanma politikası nedeniyle uluslararası tüm sermayesini kaybetmişti ancak, ekonomide yaşanan bu sıçrama kaybetmiş oldukları ‘küresel pazarın otomobil sağlayıcısı’ statüsünü yeniden kazanmalarına yardımcı oldu.

Daimler-Benz dünya pazarının ona sunduğu fırsatlara dört elle sarıldı. Bu durum şu iki sonucu beraberinde getirdi: Hem yurtdışına araç ihraç etmenin masrafından kurtulacak, hem de bazı firmalar ithalat izni için talepte dahi bulunmadan yerel bir fabrikaya duyulan gereksinimlerinden dem vurmaya başlayacaktı. Beklenen gerçekleşti ve şirket için hızına yetişilemez bir dışa açılım süreci başladı. Arjantin, Brezilya ve Hindistan da fabrikalar kuruldu. Söz konusu devletlerin hepsi,  ithalat lisansı karşılığında yerel kaynakların kullanımını şart koşuyordu. İran, Türkiye ve Güney Afrika ülkelerini de bünyelerine katarak fabrika sayılarını artırdılar.

Şirketin yakaladığı başarının altında yatan en önemli etkenlerden bir diğeri de Amerikan pazarında çığır açmış olmasıydı. Daimler-Benz’ in Güney Amerika şirketi 1955 yılında kuruldu. Daha sonraları şirket, Avusturya kökenli lüks otomobil ithalatçısı Max Hoffman ile çalışmaya başladı. Hoffman’ın şirketi New York temelli bir şirketti. Mercedes-Benz 300SL Gull Wing(Martı Kanat) modelinin şirketinin bünyesindeki tüm bayilerde satılmasını talep eden de Hoffman’dı. Araba öylesine popüler oldu ki üretimin %80 oranındaki kısmı Amerikalı müşterilere satıldı. Mercedes-Benz’in bu modeli, uluslararası markette başarı kazanan ilk modeldi.

Mercedes-Benz 300 SL Gullwing

Motor sporları da Mercedes-Benz’ e marka değeri katan bir başka unsurdu.  Daimler-Benz,  yarışçılar ve araçları bir araya getirip Grandprix gibi bazı ünlü motor yarışlarına katılım sağladı. Bu yarışmalarda elde edilen başarı onlara inkâr edilemez bir ün kazandırdı. Bu sayede, Mercedes-Benz motorları;  kalburüstü müşterilere hitap eden, lüks, teknolojik donanımı ve makine aksamı tam ve kaliteli araçlar olarak görülmeye başlandı.

Şirketin savaş sonrası bunalımından kurtulmasında sahip olduğu ticari araçların da payı büyük. Yeniden üretime başlamalarına izin verilir verilmez ticari araç üretimini arttıran şirket, 1949 yılında Mercedes-Benz L modelini tanıttı. Alman Federal Cumhuriyetinin temelleri de aynı yıl atılmıştı. Yeni yönetim, yeni bir toplu taşıma sistemi gerektiriyordu ve Daimler-Benz şirketi için gerekli sayıda aracı temin edecek firma olmak fikri mutluluğun da ötesinde bir şeydi.

 

5)İstikrarlı Bir Lider

Son on yılın ekonomisindeki çarpıcı gelişmeler, Daimler-Benz için 1960’lı yılları güvenli bir limana çevirmişti. Ancak, 1970lerde otomotiv endüstrisi sekteye uğradı. Bunun en önemli sebebi, hiç şüphesiz ki 1973 yılında petrolde yaşanan krizdi. Üreticileri kötü etkileyen yalnızca petrolün az bulunuyor olması değildi. Çoğu ülkede hükümet yetkilileri petrolde dışarıya bağımlılığı azaltmak adına araba üreticilerine yakıt verimliliğini arttırıcı araçlar üretmek konusunda baskı uyguluyordu. Ancak, Daimler-Benz davasından vazgeçmemiş, üretim politikasında herhangi bir değişikliğe gitmeyerek dünya çapında üst düzey bir marka olarak kalabilmeyi başarmıştı. Şirket, Avrupa pazarında da lüks araç, otobüs ve kamyon markası lideriydi.

1973 yılında yaşanan petrol krizi Petrol İhracatçısı Arap Ülkeleri Örgütü’nün koyduğu ambargodan kaynaklanıyordu. Petrol fiyatları 3 dolardan 12 dolara kadar yükselmişti. Yaşanan bu kriz,  Amerika’nın Yom Kippur Savaşına (Arap İsrail Savaşı) katılımının ardından patlak vermiş, Arap ülkelerinin Amerika’ya cevabı bu şekilde olmuştu. Örgüt ambargoya gerekçe olarak Amerika’nın İsrail’e olan silah yardımını öne sürüyordu. Ambargo yalnızca Amerika ile sınırlı değildi, İngiltere, Kanada, Japonya ve Hollanda da aynı dertten muzdaripti. Neyse ki, Daimler-Benz pazar alanını öylesine genişletmişti ki, temelinde Amerika’yı hedef alan, ancak diğer pazarlara da sıçrayan söz konusu ambargodan en az zararla kurtulmayı başardı.

Bu kaos döneminde, uluslararası büyümeye odaklanmak yerine şirket bazlı değişikliklere giden Daimler-Benz, fabrikalarına yenilerini ekledi. Yeni ürün modelleri bulmaya odaklandı. Bir taraftan lüks ürünler üretirken diğer yandan da bu ürünlerin çeşitliliğini nasıl artıracağı konusuna kafa yordu. Finansal dengeyi tutturmuş olmalarına rağmen, şirket bünyesinde, özellikle de yönetim bazlı köklü değişiklikler yapılması kaçınılmaz olmuştu. Şirket hisselerinin%14’ü Kuveyt Hükümetine satıldı, %29’ luk pay ise bir Alman bankasının oldu.

 

6)Küresel Teknoloji Hizmetleri

Daimler-Benz’in en büyük sıçraması 1950’li yılların sonunda gerçekleşti. Yıllardır dengesini koruyabilmiş, dönemsel olarak patlak veren petrol krizlerine dahi direnebilmiş bir şirket olarak Daimler-Benz biliyordu ki,  marketteki payını korumak istiyorsa yenilik yaratmaya devam etmeliydi. Şirketin kurulduğu ilk günden bu yana sahip olduğu bu yenilikçi ruh, halen daha varlığını ilk günkü heyecan ve hevesle sürdürüyor.

Şirketin imzasını taşıyan düzinelerce yenilikten yalnızca üç tanesini sizler için listeledik:

-Ozon tüketen gazsız klima sistemleri herkesten önce Mercedes-Benz arabalarındaydı. Firma, diğer klima sistemlerinde kullanılan kimyasalların hem sürücü hem de doğa için zararlı olduğunun farkındaydı.

-Fren sistemi, hava yastıkları ya da da cam açılışlarına kadar araçtaki bütün sistemleri kontrol eden bir haberleşme ağı, yani Kontrol Ağı Sistemini en etkili ve en verimli şekilde çalıştırabilen araçlara sahip marka elbette ki Mercedes-Benz. Sistem ilk kez Bosch tarafından endüstriyel alanda kullanılmak üzere tasarlanmıştı. Daimler-Benz bu sistemi lüks arabalara uyarlamayı herkesten önce akıl etti ve 1992 yılında söz konusu sistemi araçların standart özelliklerinden biri haline getirdi.

-Bugün çoğu araç kullanıcısının keyfini sürdüğü elektronik araç sistemi ilk kez 90’lı yıllarda Siemens tarafından keşfedildi. Otomotiv sektöründe görülen ilk uyarlama ise elbette ki Mercedes-Benz imzası taşıyordu. 1998 yılında Mercedes-Benz S Sınıfı araç modeli bu özelliğe sahipti. Daimler-Benz 1997 yılında yarattığı bu anahtarsız giriş teknolojisiyle patent ödülü kazandı.

Daimler-Benz, yüzyıldır bir sürü değişime tanık oldu. İleri görüşlülüğü, güçlü sezgileri ve yenilikçi ruhu sayesinde yaşadığı türlü sıkıntılarla baş edebildi Günümüzde dahi; sunduğu lüks, sağladığı üstün konfor ve büyüleyici teknik aksamıyla dünyaca ün yapmış bir marka olma özelliğini koruyor.

 

İlginizi çekebilir

Honda’nın Kurucusu Soichiro Honda’nın Başarı Hikayesi
Dünyanın En Tanınmış Lüks Araba Üreticisi Lamborghini’nin Tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.