Nasıl Daha Yenilikçi/İnovatif Olunur?

Yaratıcı Düşünce ve İnovasyon Teknikleri

14 Nisan 1912 akşamı Titanik gemisi Kuzey Atlantik’teki bir buz dağına çarptı ve çarpışmadan 2 saat 40 dakika sonra battı. Gemideki 2200 yolcu ve mürettebattan yalnızca 705’i kurtulabildi. Kurtulanlar cankurtaran botlarıyla güvenli bölgelere taşındılar. Mürettebat, buz dağını yalnızca bir felaket unsuru olarak algılamayıp hayat kurtarıcı bir çözüm olabileceği gerçeğini de fark etmiş olsaydı, bu çarpışmayı en az zararla atlatmak mümkün olabilirdi.

Nasıl mı?

Buz dağının büyük bölümü su seviyesinin bir hayli üstündeydi, insanlar botlarla buz dağına götürülebilir ve 40 metreyi aşan bu yükseklik sayesinde mürettebat ve yolcuların destek ekipleri gelinceye dek bekleyebilecekleri çok daha güvenli/daha düz bir yer arayışına girilebilirdi. Dahası gemi halen daha hareket edebiliyordu, yani buz dağına iyice yaklaşılabilir ve insanların ona kolayca tırmanması sağlanabilirdi. Üstelik bu benzeri daha önce hiç yaşanmamış bir kurtarma operasyonu da değildi: Titanik kazasından 60 yıl kadar önce İrlanda’dan Kanada’ya göç edenlerin yer aldığı bir gemi de batmış ve 176 yolcunun 127’si kendilerini St. Lawrence Körfezinin azgın sularından bir buz kütlesine tırmanarak kurtarmışlardı.

Elbette ki bugün bu yöntemin işe yarayıp yaramayacağını tahmin etmemiz imkansız. Yine de buz dağını bir kurtarma aracı olarak algılamanın ne denli yaratıcı bir fikir olduğu gerçeğini inkar edemeyiz, öyle değil mi?

Hem dürüst olmak gerekirse bugün bir girişimci / işletme sahibi olarak yöneticilerinizden veya yaratıcılıkları ile ün salmış çalışanlarınızdan, Titanik gemisindeki herkesi kurtarabilecekleri yenilikçi senaryolar oluşturmalarını isteseydiniz, onlar da mürettebatın düşmüş olduğu hataya düşebilir, ön yargılarının esiri olup çözüme odaklanmakta zorlanırlardı. Bunun nedeni, psikolojideki temel yanılsamaların başında gelen ve nesneleri yalnızca geleneksel olarak kullanıldıkları şekilde yani üretim amaçları doğrultusunda kullanmak anlamına gelen “işlevsel sabitlik” dir. İşleve takılma olarak da bilinen bu kavram, yaratıcılığın önündeki en büyük engellerden bir tanesidir. Kalemin yalnızca yazı yazmaya yaradığını düşünüp onu bir saç toplama aracı olarak kullanamamamız bundandır. Ya da çivi çakacağınız vakit yana yakıla çekiç arayıp aynı işlevi görecek sertlikteki çoğu objeyi görmezden gelmemiz de öyle. Konuyu denizcilik bağlamında değerlendirdiğimizde ise işlevsel sabitlik unsurunun buz dağının her daim kaçınılması gereken bir tehlike olarak görülmesi gerçeği olduğunu söyleyebiliriz. Buz dağının işlevi budur, bu nedenle onu başka bir şekilde algılamak bir hayli güçtür.

Tüm bunları neden mi anlattık?

Çünkü yenilik / inovasyon söz konusu olduğunda, işletmeler ya da girişimciler her daim işleve takılma vb. bilişsel ön yargıların esiri olur, görünenin ardına gizlenmiş zekice çözümleri göz ardı ederler.

Peki, yaratıcılığımıza ket vuran bu tehdidi yok etmenin yolu nedir?

Yazımızda gözden kaçan unsurların gücünden yararlanarak yenilikçi tasarımlar yaratmaya ilişkin araştırma sonuçlarına yer vereceğiz. Yeni ürünler tasarlama, mevcut ürünler için yeni uygulamalar bulma veya rekabetçi tehditleri önleme konusunda işlevselliği kanıtlanmış tekniklere/araçlara da değineceğiz. Böylelikle bilişsel tuzakların üstesinden gelmenize ya da sorunları olabilecek en yenilikçi yolla çözmemize yardımcı olacağız. Bu araçların/tekniklerin kullanılması için yaratıcılıkta bir efsane olmanız da doğuştan özel yeteneklerle donatılmış, eşsiz bir birey olarak dünyaya gelmeniz de gerekmiyor. Eldeki verileri doğru değerlendirdiğiniz vakit, yenilikçi yaklaşımı artıracak basit, düşük maliyetli ve sistematik bir yol oluşturabilir; yaratıcılığınızın önündeki engelleri tümden kaldırabilirsiniz.

Anlayacağınız, yazımıza konu olan bu araştırma hem bireylerin hem de işletmelerin karına olacak türden. Ancak bahsi geçen teknik ya da araçların nasıl işlediğini anlamak için öncelikle yaratıcılığımıza ket vuran en yaygın üç bilişsel yanılsamayı mercek altına almamız şart.

O halde başlayalım:

 

1) İşlevsel Sabitlik / İşleve Takılma

1930 yılında Alman psikolog Karl Duncker, işlevsel sabitlik olgusunu açıklamak için yaptığı deneyde katılımcılarını şu ünlü muamma ile karşı karşıya bıraktı: Deneklerine bir mum, bir kutu raptiye ve kibrit verdi ve mumu yandığı vakit masaya damlatmayacak şekilde duvara sabitlemenin bir yolunu bulmalarını istedi. Çoğu kişi cevabın raptiye kutusunu boşaltıp mumu hafifçe eriterek bu kutunun içine yapıştırmak ve kutuyu raptiyeyle duvara sabitlemekten ibaret olacağını bulmakta zorlandı. Kutulardan birini mumu alttan destekleyecek bir rafa dönüştürmek yeterliydi. Bu sayede erimiş mum kalıntıları kutu üzerinde kalıp yere damlamayacaktı. Ancak, denekler söz konusu kutu onlara belirli bir görev tanımı ile sunulduğundan-raptiyeleri saklamak- bu nesneyi başka bir iş için kullanmayı akıllarının ucundan dahi geçiremediler.

Bilişsel psikologların birer “içgörü problemi” olarak tanımladıkları benzer muamma örneklerinde ise insanların gerektiğinde plastik bir sandalyenin kürek olarak kullanılabileceğini görmekte zorluk çektiği (sandalyeyi ters çevirin, iki bacağını koparın ve kürek çekmeye başlayın); bir basketbol topunun havasının indirilip bir yemek kabına dönüştürülebileceği/ kor halindeki kömürleri bir kamp alanından ötekine güvenli bir şekilde taşımak için kullanılabileceği ya da bir şeyleri bağlamak/mühürlemek adına mum fitilinden(fitili onu çevreleyen mumdan ayırıp boyunu uzatmak suretiyle) yararlanılabileceği gerçeklerini algılamakta zorlandıkları gözlenmiştir.

Peki, işleve niçin bu denli çok takılırız? Bir nesne ile karşılaştığımızda otomatik olarak bu nesneye özgü kullanım özelliklerini algılar, farkındalığımızı tam da bu yönde geliştiririz. Bu, günlük yaşamımız için etkili bir nörolojik taktik olabilir, ancak yeniliğin baş düşmanı olacağı kesindir.

İşleve takılma probleminin üstesinden gelmenin yolu ise nesneleri tanımlama biçiminizi değiştirmektir. Örneğin, mum fitili dediğimiz şeyin aslında bir ip olduğunu söylesek hemen herkes onu bir şeyleri birbirine bağlamak için kullanılabileceğini düşünür. Ancak, onu mum fitili olarak sunduğumuzda ise tek işlevi mumun yanmasını sağlamak olacaktır. İşlevsel sabitlik ile başa çıkmanın yolu ise “jenerik parçalar tekniği”dir. Bu kavram, bir nesnenin jenerik yani standart tanımını değiştirmenize yarayan sistematik bir yaklaşımdır ve insanların söz konusu nesneye ilişkin sığ bir bakış açısı geliştirmesine engel olup nesnenin kullanım alanını olabildiğince genişletmeye odaklanır.

 

İşlevsel Sabitlikle Nasıl Başa Çıkılır?

Bir nesneyi parçalara ayırıp her bir unsurunu ayrı ayrı incelemek yeni kullanım alanları bulmanızı sağlayacaktır.

Bunu yapmak için kendinize şu iki soruyu sormalısınız: “Nesneyi daha küçük parçalara ayırabilir miyim?” ve “Nesne tanımım belirli bir kullanım alanına işaret ediyor mu?” Bu sorulardan herhangi birine olumlu cevap verdiyseniz nesneyi çok daha küçük parçalara ayırmaya devam edebilirsiniz. Bu ayrımı bir tablo aracılığıyla görselleştirmeniz yararınıza olacaktır. Örneğin, buz dağının denizcilikteki standart tanımı bir miktar değiştirilip-  parçalara ayrılıp-suyun üzerinde yer alan ölçüleri 60 ila 120 metre arasında değişebilen yükselti olarak tanımlandığında hayat kurtarma potansiyeline sahip bir platform olabileceği gerçeği de çok geçmeden açığa çıkacaktır.

Bir nesneyi “fitil” olarak adlandırmak, bu nesnenin ateşle olan bağını ifade eder. Ancak, aynı nesneyi bir “iplik” olarak tanımlarsanız kendinizi nesneye ilişkin tasarlanmış kullanım alanlarıyla sınırlamaz ve daha önce duyulmamış işlevlerini ön plana çıkarabilirsiniz. Öyle ki “iplik” öğesini daha da ayrıştırma yoluna giderseniz “lif kümesi” başlığına ulaşır ve çok daha geniş kapsamlı bir kullanım alanı ile karşılaşırsınız.

Nesnelere ilişkin standart tanımlamaların yaratıcı düşünceyi artırıp artırmayacağını görmek adına yapılmış bir araştırmada işlevsel sabitlikten muzdarip- içgörü problemli- sekiz öğrenciden oluşan iki ayrı öğrenci grubu oluşturuldu. Gruplardan bir tanesine bu konuda ellerinden gelenin en iyisini yapmaları öğütlendi. Diğer gruba ise “jenerik parçalar tekniği” öğretildi ve problemleri çözmede bu yöntemden yararlanabilecekleri söylendi. İlk grup sorunların yaklaşık % 49’unu çözebildi.  Kaynaklarının jenerik/standart tanımlarını çözümlemek için sistematik olarak çalışan ikinci grup ise sorunların yaklaşık % 83’ünü halledebildiler.

 

2) Tasarımsal Sabitlik

Basit içgörü problemlerini laboratuvar ortamında yalnızca şu dört özelliğe odaklanarak çözebilirsiniz: materyaller/malzemeler, boyut, şekil ve parçalar. Ancak gerçek dünyada ise sorunları çözmek için çok daha geniş yelpazede bir bakış açısına sahip olmanız, söz konusu sorunun/nesnenin olağandışı yönlerini fark etmeniz gerekir. Ve bu bir hayli zordur.

Bu zorluğu aşağıdaki deney üzerinden açıklayalım:

Araştırmacılar, bu kavramı incelemek adına 15 kişiden bir mum, süpürge ve bir dizi yaygın kullanımlı nesne için olabildiğince çok özellik listelemelerini istedi. Katılımcıların verdiği yanıtlar renk, şekil, malzeme, tasarım, genel kullanım alanı, estetik özellikler, çağrıştırdığı duygular, yarattığı enerji türü ve sıklıkla birlikte anıldığı nesneler de dahil olmak üzere farklı pek çok özelliğe göre sınıflandırıldı. Sonuçta katılımcıların her bir nesne için önceden tanımlanmış 32 özellik türünden neredeyse 21’ini( yani yaklaşık % 65’ini) göz ardı ettiği görüldü.

Neden mi?

İnsanların eline herhangi bir ürün verip bu ürün üzerinden yeni bir tasarım yapmaları veya farklı bir varyasyon yaratmaları istenildiğinde genel eğilim mevcut tasarıma sadık kalmak yönünde olacaktır. Yaratıcılığın ve yeniliğin önündeki bu engele tasarımsal sabitlik/tasarım fiksasyonu adı verilir. Gerçek yaşamdan bir örnek verelim. İnsanlara içi şekerlemeyle dolu sağlam, açılır kapanır bir paket gösterip bu paketin farklı alanlarda kullanılmasını sağlayacak yeni tasarımlar üzerine düşünmelerini istediğinizde genel eğilim mevcut tasarımı oluşturmak için kullanılan malzemeyi geliştirmek olacaktır-yani insanlar poşetin boyutuna, alt kısmının genişliğine ya da onu ayakta tutan plastiğin dayanıklılık derecesine odaklanırlar. Ancak, yenilikçi olmak demek var olanı değiştirmeyi ya da güçlendirmeyi değil, herkesin gözünden kaçmış herhangi bir özelliği/ayrıntıyı ustalıkla işlemeyi gerektirir.

İyi de bunu nasıl yapacaksınız? Tıpkı uçuşa hazırlıklarını eksiksiz bir biçimde yerine getirip getirmediklerinden emin olmak için kontrol listeleri kullanan pilotlar gibi, insanların göz ardı etme eğiliminde oldukları ürün özelliklerini gösteren bir kontrol listesi oluşturmalısınız. Ürününüz fiziksel bir nesne ya da somutluktan uzak, gözle görülemez bir olgu olabilir, yapmanız gereken bir önceki veya mevcut inovasyon projeleriniz için önem arz eden özelliklere ilişkin bir kontrol listesi geliştirmek ve bu listeyi her yeni projede daha da zenginleştirmektir. İnovasyon projeleri üzerinde çalışan ekipler hazırladığınız bu listeye başvururlar; böylece hem zamandan/emekten tasarruf eder hem de hayal kırıklığı yaşama olasılığınızı en aza indirgemiş olursunuz.

Az evvel ki şeker paketi örneğini bir de kontrol listemizin ışığı altında incelemeye ne dersiniz? Bir kere satılan her paketin içinde bir ürün var. Bu o kadar net ve alışılagelmiş bir özelliktir ki yokluğu çoğu zaman göz ardı edilir. Müşterilerin bunları ne için kullanacaklarına kendilerinin karar verecekleri boş paket satışı yapmaya ne dersiniz?- mücevherler, ıvır zıvırlar, kozmetik ürünleri vb. nesneleri saklamak gibi. Süpermarket raflarındaki buzdolabı poşetlerinin yanı sıra dizilmiş bu çok amaçlı paketleri sattığınızı hayal etsenize!

Odaklanmanız gereken ikinci konu ise satılan poşetlerin çoğunun kelimenin tam anlamıyla el kadar olmasıdır. Boyut değişikliğine gitmeniz, yeni kullanım alanları demek olacağı için yeni fikirleri de tetikleyecektir. Örneğin açılıp kapanabilir bir paket içinde birkaç litre boya satmaya ne dersiniz? Bir diğer nokta ise mevcut paketlerin tek bir iç bölmeye sahip olduğu gerçeğidir. Peki, siz bu özelliği nasıl geliştirebilirsiniz? Birbirlerine karışmasını istemediğiniz ürünleri saklamak adına iki veya üç bölmeli bir paket satmaya ne dersiniz? Dördüncü ve son kullanım alternatifi de açılır kapanır bu paketi çöp/atık için kullanmaktır. Bu sayede kullanıcıların çöpün yaratacağı kötü kokuyu hapsetmelerini sağlayabilirsiniz. Bunlar, bir ürüne ilişkin gözden kaçan özelliklerin sıralandığı kontrol listeleri ile yaratabileceğiniz yeni tasarımlardan yalnızca birkaçıdır.

 

3) Hedef Sabitliği

Diyelim ki sizden bir nesneyi çöp kutusuna yapıştırmanız istendi. Çoğunuz büyük olasılıkla en yaygın yapıştırıcı türü olan tutkal veya bant kullanmayı düşünürsünüz. Peki ya sizden herhangi bir nesneyi teneke kutuya tutturmanızı ya da bağlamanızı isteseydik? “Yapıştırmak” gibi belirli bir fiili çok daha genel olanla değiştirmekle olasılıkları da artırmış olursunuz. Tutturmak/bağlamak deyince aklınıza klips, ataş, lastik, ip, mandal vb. pek çok ürünün gelmesi bundandır. Çünkü herhangi bir hedefin ifade edilme şekli de insanların düşüncelerini kısıtlar. Yaratıcı düşüncenin önündeki bir diğer bilişsel engel olan bu kavram “hedef sabitliği” ya da “hedefe takılma” olarak adlandırılır. Bir sorunu çok daha genel ifadelerle anlatmak söz konusu sorunun üstesinden gelmenizi kolaylaştıracaktır.

Ancak neyin “daha ​​genel bir ifade” olduğunu belirlemek de güçtür. “Tutturmak/Bağlamak”, “yapıştırmaktan” çok daha genel bir ifade midir? Bunu belirlemenin en kolay yolu bir eş anlamlı terimler sözlüğünden yararlanmaktır. Örneğin, eş anlamlılar sözlüğünde bağlamak ya da tutturmak fiilleri farklı sözcüklerle bir araya geldiğinde pek çok alt anlam oluşur( toka bağlamak, ip bağlamak, dikiş tutturmak gibi) ve bu söz öbeklerinin her biri farklı bir sabitleme kavramını tanımlar. “Yapıştırmak” kelimesi içinse bu seçenekler daha sınırlıdır.

Hedef tanımlarının vazgeçilmezi olan hareket bildiren filler ise çoğu zaman alt anlamlıdır. Her bir anlam, belirlediğiniz hedefe ulaşmanın çok daha spesifik bir yoluna işaret eder.

Elbette ki “hedef” tanımı tek bir eylemden çok daha fazlasını içerir. Fiil, ne tür bir değişikliğin peşinde olduğunuzu ifade eder, isimler ise neyin değişmesi gerektiğine odaklanırlar. Edatlar ise iki olgu arasındaki sınırı ya da ilişkiyi anlatır. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde neredeyse tüm hedeflerin bir fiil, bir isim ve bir edatla ifade edilebildiğini görebilirsiniz. Hedefinizi bu formata uygun şekilde ifade ederseniz, her bölümün alt metinleri ile oynayarak, probleminize ilişkin farklı yaklaşımlar keşfedebilirsiniz. Bu sayede, probleme yönelik basit ve uygun maliyetli bir çözüm bulabileceksiniz.

Bu yaklaşımın uygulandığı bir diğer araştırmaya göz atalım: “Amerikan futbolundaki beyin sarsıntılarını azaltma” konulu bu araştırma için ilk olarak “futbol” ifadesi göz ardı edildi ve yalnızca fiil ile isim üzerine odaklanıldı: “beyin sarsıntılarını azaltın”. Gözden kaçırılan unsurları belirleyebilmek adına hedef  tanımı olabildiğince fazla alt metine ayrıldı: Travmayı azaltın, çarpışmayı zayıflatın, sarsıntıyı yumuşatın, enerjiyi azaltın, enerjiyi en aza indirgeyin, enerjiyi yedekleyin, kuvvetleri değiştirin, enerjiye karşı durun, enerjiyi geri püskürtün, devinimi azaltın, vb… “Travmayı azaltmak” anahtar kelimesiyle bir Google araması yapıldı. Bu sayede hedefe ilişkin bilgi edinildi-yani, hangi ifadelerin çoktan keşfedildiği ya da hangilerinin daha az duyulmuş olduğu öğrenilmeye çalışıldı.

Sonuçta “enerjiyi geri püskürtmek” ifadesinin nispeten az sayıda kullanıldığı bilgisine ulaşıldı – yani, bu ifadenin sunacağı çözümün göz ardı edilmiş olma ihtimali yüksekti. Enerjiyi geri püskürtmenin bir diğer yolu ise mıknatısları kullanmaktı ve bu yaklaşımın önermesi şu oldu: “Futbolcuların taktığı her bir kaskın farklı kutuplardan oluşmasını yani manyetik olmasını sağlayın, böylece iki kask yakınlaştıkları an birbirlerini itecektir. İlk testlerden elde edilen sonuçlar, kaskların tam çarpışmak üzereyken yavaşladıklarını ve dairesel şekilleri nedeniyle, kafa kafaya vurmak yerine iki manyetik bilardo topunun yapacağı gibi birbirlerinden uzaklaşma eğilimine girdiklerini göstermiştir.”

Çoğu fizikçi, bu yaklaşımın kask çarpışmalarının sarsıcı etkisini-yani yaralanmaları- önemli ölçüde azaltmak için makul bir yöntem olduğunu doğrulamıştır.

Ne dersiniz?

Sizce de şapka çıkarılası bir bakış açısı değil mi?

 

Yenilikçi/İnovatif Düşünceyi Nasıl Görselleştiririz?

Problem çözmenin temelinde birbiriyle bağlantılı şu iki aktivite yer alır: Hedef belirleme ve hedefi gerçekleştirebilmek adına tüm kaynakları seferber etme. Hedefe ulaşma yolunda hedefin her varyasyonu ya da mevcut kaynağa dair keşfedilmiş her yeni özellik sizi farklı bir istikamete götürebilir. Bu nedenle, tüm olasılıklar ve olasılıklar arasındaki ilişkiler karar ağacına benzer basit bir grafik üzerinde görselleştirilmelidir.

Bu grafiği yaratmanın en işlevsel yöntemlerinden biri ise bu bölümde daha detaylı şekilde açıklayacağımız “beyin kümesi grafikleri”dir. Bu, beyin fırtınası yapmanın çok daha akıllıca bir biçimidir. İnsanların “beyin kümesi” grafikleri oluşturmaları için sessizce çalışmaları, kişisel görüşlerini yapışkan notlara yazmaları ve bu yapışkan notları sürekli büyüyen bu grafiğin en uygun kısmına yerleştirmeleri gerekir.

  • Sessizlik kuralı sayesinde konuşkanlıkları ile ünlü katılımcılar oturumun tek egemeni olamaz.
  • Tartışma çıkmasını veya insanların başkalarını insafsızca yargılamasını engelleyecek bir moderatör/yönetici gerekmez.
  • İnsanlar birbirlerinden bağımsız olarak çalışabilir, böylece fikirlere çok daha büyük bir hızla ulaşılır.
  • Hiç kimsenin oturumun bir özetini oluşturmasına gerek kalmaz. Grafiğin bir fotoğrafı çeker ve e-posta ile tüm katılımcılara dağıtılabilir ya da daha sonra kullanılması için grafiği duvarda bırakabilirsiniz.
  • Benzer fikirleri bir araya getirmeye gerek de yoktur, gruplama işini tıpkı geleneksel bir beyin fırtınası oturumundaki gibi grafik oluşturduğunuz esnada yapmış olursunuz.
  • Fikirler kısa ve öz  olmalıdır, zira sürece yönelik tüm katkıların yapışkan bir nota sığması gerekir.
  • Sessizlik, insanların düşünmelerini, fikirlerini yazmalarını ve grafiğe yerleştirmelerini ya da birbirlerinin görüşleri üzerinden çok daha büyük fikirler inşa etmelerini kolaylaştırır.
  • Tümdengelimsel düşünce yapısına sahip olanlar(büyük resim) ile tümevarımcılar(detay odaklı düşünenler) bir arada çalışabilirler.
  • Yöneticiniz ya da meslektaşlarınız tarafından yargılamaktan korkmazsınız.
  • Bu aktiviteyi bir çırpıda yapmanıza ya da tek bir güne sığdırmanıza gerek yoktur. Grafiğinizi duvarda bırakabilir, böylece insanların farklı zamanlarda gelip katkıda bulunmasını sağlayabilirsiniz. Çevrim içi beyin kümesi etkinlikleri ile dünyanın dört bir yanından gelen farklı grupları bir araya getirmeniz mümkündür.

Gelelim bu türden bir grafik hazırlama sürecine ilişkin ayrıntılara…

Grafikte en üstteki hedeften başlanır, hedefin her ayrıntısı ise aşağıya dönük vektörlerle resmedilir. Kullanılabilir kaynaklar alt kısma yerleştirilir, özelliklerse yukarı doğru genişler. Kaynaklar ve özellikler arasındaki etkileşimler de yukarı yönlüdür. Bu iki vektör kümesinin bağlandığı noktada ise bir “çözüm yolu” oluşur.  Çözüm yolu yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya doğru konumlandırılabilir.

Bu yaklaşım, grup inovasyon çalışmalarına yönelik geleneksel beyin fırtınası oturumlarının etkili bir alternatifidir, çünkü insanların güçlü yönlerini ortaya koymasını sağlar: Strateji odaklı insanlar hedefi sadeleştirmeye odaklanırken, teknolojiye ve üretim süreçlerine aşina olanlar ise işe kaynakları ele almakla başlar.

İnsanlar büyüyen bu grafiğe yaptıkları her katkıyla ağlarını daha da genişletmeye çalışan kümeler halindeki örümcekleri andırırlar. Birlikte çalışarak devasa bir “bilgi ağı” örerler.

 

Titanik Gemisi Yolcuları Nasıl Kurtarılabilirdi?

Beyin kümesi yöntemini açıklarken de vurguladığımız gibi belirli bir hedefe ulaşmada kullanılacak kaynakları belirlemenin ilk adımı en olası çözümü ortaya koymaktır.

Bu yöntemi çok daha iyi kavramak adına Titanik örneğimize ve gemidekilerin karşılaştığı soruna geri dönelim. “Yolcuları kurtarmak” hedefiyle başlayalım. Bu sorunu aşmada en belirgin kaynak cankurtaran botları olacaktır, değil mi? Bu kaynağın en basit uygulaması ise “insanları bu botlara yerleştirmek” tir. Bu, akla gelen ilk çözümdür.

Sonrasında ise farklı çözümler yaratmaya odaklanırız. Örneğin, “insanları sıcak tutmak ve nefes almalarını sağlamak” ya da “insanları sudan uzak tutmak” gibi. İnsanları sudan uzak tutma/sudan çıkarma seçeneğine daha yakından bakmaya ne dersiniz? Hedefimiz onları yalnızca botlara değil, yüzen nesnelerin üzerine yerleştirmek olsun. Bu sayede eldeki kaynakları çok daha geniş bir yelpazede değerlendirmiş oluruz. Örneğin, ahşabın suda yüzecek bir nesne olduğunu hatırlayıp gemideki ahşap masaları, tahtaları hatta kapıları dahi insanları sudan kurtarmak amacıyla kullanabiliriz.

Suda yüzen şeylerden çok daha genel bir konuya “suyun kaldırma kuvvetine” geçmeniz, gemideki ahşap bavul veya sandıkları aklınıza getirebilir. Geçici bir suda yüzer platform üretmek adına bu bavul veya sandıkları birbirine bağlayabilir, bu sayede birkaç insanı daha kurtaracak güvenli bir platform daha oluşturabiliriz.

Teknede 40 araba olduğu tahmin ediliyordu. Yani, 160 adet tekerlek de yolcuların kullanımına hazırdı. (yedek lastiklerden bahsetmiyoruz bile) Bu tekerleklerin birbirine bağlanmasıyla oluşturacağımız  yüzer platforma tahtalar yerleştirip basit bir sal dahi oluşturabiliriz. Buz dağının kendisinin de dev bir yüzer platform olduğunu unutmayalım.

Tabii felaket gecesi bu fikirlerin hiçbiri işe yaramayabilirdi, insanların içinde bulundukları tehlikeyi anlamalarının ne denli uzun süreceği düşünülürse bunca fikri bir araya getirebilmenin imkansızlığı da net bir biçimde anlaşılacaktır. Zaten burada amacımız gideni geri getirmek değil. Titanik’e ilişkin bu egzersiz “doğru çözümü” bulmayı değil, hedef ve mevcut kaynakların özelliklerine ilişkin en geniş bakış açısına sahip olmayı ve bu ikili arasında olabildiğince fazla bağlantıyı kurabilmeyi amaçlar. Yani insanlar inovatif düşünmeyi, başka bir deyişle buz dağının görünmeyen kısmına odaklanmayı öğrenirler.

Beyin kümesi grafiğinin amacı da budur. Problem çözme sürecini temel bileşenlerine ayırmak ve hepsinin birbiriyle nasıl ilişkili olduğunu göstermek esastır. İnsanlar grafikte yer alan tüm bileşenleri hatırlamak zorunda değildir, çünkü grafik bu bilgilerin hepsini tek seferde görebilmenizi sağlayacaktır. Yani bu sistematik yaklaşım, yeniliklerin öncüsü olabilecek, saklı kalmış tüm gerçekleri gün yüzüne çıkaracaktır.

Yazımıza konu olan inovasyona yönelik bu araştırma, bize yenilikçiliğe ilişkin engellerin yer çekimi gibi olduğunu göstermiştir – yaygın ve öngörülebilir olsalar dahi sandığımız kadar güçlü olmadıklarını da. İnovasyona ve yenilikçi bakış açısına ket vuran tüm bu bilişsel yanılsamaların üstesinden gelmenin pek çok yolu vardır, ancak bunlar içinde en kolay olanı yenilik/inovasyon peşinde olanların neyi gözden kaçırdıklarını fark etmelerine yardımcı olmaktır. Zira insanlar en çok burnunun dibindekileri görmekte zorlanırlar. Halbuki beklenmedik anlarda beklenmedik inovasyonlara imza atmak pekala da mümkündür.

 

İlginizi çekebilir

İş Hayatında Problemleri Çözmenin Yolları
Yaratıcı Düşünme Becerinizi Geliştirmek İçin 4 Yöntem

Evde Çevirmenlik Yapacak Arkadaşlar Arıyoruz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir